Yahya Kemal Beyatlı
7 Aralık 2019

Geri Dön

Yahya Kemal Beyatlı
YAHYA KEMAL BEYATLI

Türk şiirinin usta şairi Yahya Kemal 2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te dünyaya gelir. Asıl adı Ahmet Agâh’tır. Babası İbrahim Naci Bey belediye reisliği yapmış bir memurdur.  Babası İbrahim Naci Bey ve annesi Nakiye Hanım köklü bir aileye mensuptur. Sultan 3. Mustafa’nın sancak beylerinden Şehsuvar Paşa’nın torunlarıdır. Yahya Kemal’in kişiliğinin oluşmasında anne Nakiye Hanım’ın baskın rolü vardır. Nakiye Hanım, Muhammediye okuyan, Yunus ilahileri terennüm eden, dine, vatanına, milletine bağlı mübarek bir kadındır. Dini hassasiyeti yüksek olan Nakiye Hanım, Yahya Kemal’in dini terbiyesini üstlenmiştir. Oğlu Yahya Kemal’e hayatta olduğu sürece iki kişiyi sevmesini söyler: “Peygamberimiz, Padişahımız.” Annesinin vermeye çalıştığı dini hassasiyet, şairi yanlış yollardan alıkoyacaktır. Yahya Kemal ilk tahsiline manevi atmosferin yüksek olduğu Üsküp’te başlar. İlk önce ilk önce Yeni Mekteb’e daha sonra daha iyi eğitim veren Mekteb-i Edeb’e girer. Üsküp İdadisi’nde başladığı orta öğrenimine Selanik’e taşındıktan sonra Selanik İdadisi’nde devam eder. Aynı yıl annesinin vefat etmesi, babasının başka bir kadınla evlenmesi ruh dünyasını derinden etkilemiştir. Babası ile üvey annesi arasında geçimsizlik baş göstermiştir. Bu nedenle Yahya Kemal idadiyi tamamlamak üzere İstanbul’a gönderilir. Öğretim yılının ortası olduğu için Galatasaray Sultanisi’ne giremez. Robert Koleji’ne kayıt yaptırmak için gelecek yılı beklemek zorundadır. Bu sebeplerle okula devam edemez. Bir müddet boş gezer. Bu boşluğu siyasi adamların etkisine girerek doldurmaya çalışır. O devrin birçok genci Paris’e gitmektedir. Yahya Kemal bir yolunu bularak Paris’e gider. Paris’te Jön Türklerle beraberdir. Fransızcasını ilerletmek için Meaux Koleji’ne kaydını yaptırır. Siyasi ve edebi çevrelere girerek birçok yazar ve siyasetçiyi tanıma imkânı bulur.
Avrupa şehirlerinin birçoğunu gezer. Hiçbir diplomaya sahip olmadan İstanbul’a geri döner. Diploması yoktur ama zengin bir sanat, edebiyat, tarih kültürüyle donanmıştır.
İstanbul’da Darüşşafaka Mektebi’nde, Darülfünun Edebiyat Şubesi’nde, Heybeli Ada Bahriye Mektebi’nde Medeniyet Tarihi, Garp Edebiyatı  ve Türk Edebiyatı dersleri verir.
Cumhuriyetin ilanından sonra milletvekilliği yapar. Ayrıca bazı şehirleri elçiliklerine atanır. 1947 yılından sonra başka görev yapmaz. Hastalığı sebebiyle Paris’e gidip gelir. 1 Kasım 1958’de vefat eder. Mezarı Rumeli Kabristanı’na defnedilir.
Yahya Kemal’in edebiyata ve özellikle şiire olan merakı Üsküp’te başlamıştır. Recâizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, Ziya Paşa gibi şiirlerini okuduğu ve hatta eski divanları da elinden düşürmediği bilinir. “Esrar” mahlasıyla şiirler yazmış ve ilk şiiri olan “Hatıra” İstanbul’da çıkan Terakki dergisinde yayınlanmıştır. İrtika ve Malumat dergilerinde Agâh Kemal imzasıyla şiirleri çıkmıştır. Edebiyat ve sohbet meclislerine gitmeye devam etmiştir.  
Bir ara Peyami Safa’nın çıkardığı Kültür Haftası dergisinde birkaç yazısı yayımlanmıştır. Dergide yazan arkadaşlarla sohbetler yapılır ve Yahya Kemal bu sohbetlere ilkin katılır. Daha sonra Yahya Kemal ile diğer yazarlar arasında iletişim kopukluğu yaşanır. Yahya Kemal de bir süre sonra sohbetlere katılmaz ve yazılarını dergiye göndermez. Peyam-ı Edebi, İleri, Yarın, Payitaht gibi gazetelerde tarih ve edebiyata dair makaleleri yayımlanır. Anadolu’da başlayan Milli Mücadele Hareketi’ni destekleyici makaleleri gazetelerde ve Dergâh mecmuasında yayımlanır.
Yahya Kemal şiirlerinde musikiyi oluşturmuş, musiki ahengini yakalamıştır. Şiirlerini yazarken ahengin, musikinin, düşüncenin ve doğru kelimelerin ayrılmaz bir bütün olduğunu ifade etmiştir. Türkçeyi sanki yeniden keşfetmiş ve onu harikulade kullanmaya özen göstermiştir. Türkçenin güzelliğini şöyle ifade eder: “Türkçe, ağzımda annemin sütü gibidir.” Türkçenin zenginliğini, sırlarını, güzelliklerini şiirlerine aksetmiştir. İlk şiirleri biraz ağır olsa da zamanla halkın anlayıp hissedeceği Türkçenin o gizemini yakalamıştır. Halkın anladığı bir Türkçe, kalkınan bir milletin yol güzergâhı olacaktır. Yahya Kemal’in şiirlerini hissederek okuyanlar, o şiirlerde vata, millet, din, dil gibi konularda ne kadar samimi olduğunu anlayacaklardır. Ülkemizin kalkınmasının ve Türk milletinin önündeki engellerin kalkmasının işaretini yıllar öncesinden göstermiştir: “Dili bir, gönlü bir, imanı bir, bir insan topluluğu…” İnanalım ki bu güzellikler insanımızda olursa Türk milleti yine eski ihtişamına kavuşacak ve dünyadaki savaşların, kanların durulmasını sağlayacaktır. Yeter ki dili bir, gönlü bir, imanı bir insan topluluğu felsefesini anlayıp uygulayalım.
Yahya Kemal, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biridir. Şiirlerinde geçmişi sorgulayan, geçmişi sorgularken geleceği irdeleyen bir bakış açısı verir bize. Onun şiirleri geçmiş ile geleceği bağlayacak halkalar zinciridir. Şiirlerinde kelimelerin dizilişine dikkat ettiği için hala şiirleri yaşamaktadır. Şiirlerini yazarken dikkatli davranmış ve bu dikkat şiirlerinin uzun bir zamanda oluşmasını sağlamıştır. Örneğin Sessiz Gemi adlı şiirini16 yılda tamamlamıştır. Bir şiirini bu kadar uzun sürede oluşturması, şiire ne kadar ehemmiyet verdiğini gözler önüne serer.
 Yahya Kemal yazdığı şiirleri ve nesirleri kitap haline getirmemiştir. Ancak yakın dostu ve öğrencisi üstat Nihad Sami Banarlı’nın himmetiyle kurulan Yahya Kemal Enstitüsü bütün şiirlerini, nesirlerini, hatıralarını ve mektuplarını on üç kitap halinde yayımlamıştır. Bu eserlerin on tanesi Banarlı hayattayken üç tanesi de vefatında sonra çıkarılmıştır. Banarlı’nın ifadesine göre Yahya Kemal’in şiir kitapları vefat etmeden önce kendi tavsiyeleri ve tertip şekli hakkındaki arzuları dikkate alınarak ve kendisinin koyduğu isimler altında çıkmıştır. Buna göre eski ve klasik divan tarzında olanlar “Eski Şiirin Rüzgarıyla” , Hayyam dan tercümeleri ve kendi rubaileri de dahil olmak üzere “Rubailer”, yeni tarz şiirleri de “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında toplanmıştır.    
Yahya Kemal, Allah’a inanan bir şairdir. Bu iman şiirlerinde göze çarpar. Yahya Kemal’in ilk terbiyesini Müslüman bir kadın olan Nakiye Hanım yani annesi vermiştir. Oğlunu Osmanlı geleneğiyle yetiştirmiştir. Yahya Kemal Üsküp’teyken camileri, türbeleri ve evliya kabirlerini gezme imkânı bulmuştur. O güzel yerlerle bütünleşir, ruhunu İslam’ın huzuruyla doldurur.
Paris’te yaşadığı başıboşluk onu dinden soğutmuştur. Bu soğuma devresi daha Paris’e gitmeden evvel İstanbul’da başlar. Yazarların sürgüne gönderilmesi, yazıların sansüre uğraması, Batı hayranlığı Yahya Kemal’in de farklı düşünmesine sebebiyet verir. Kendi mazisine ilgisi azalan bir insanın doğal olarak inancında da çözülmelerin başlamasına neden olacaktır. Ancak bu çözülüş Yahya Kemal’de kısa sürer. Şair mübarek Üsküp’ün ve annesinin güzelliklerini kaptığı için bocalama devresini erken geçer. Kurtuluş’un İslamiyet’te olduğunu anlar. Bu yoldan bir daha şaşmaz. Yahya Kemal her ne kadar inanan bir insan olsa da dini vazifelerini tam olarak yerine getirmez. Dini vecibeleri yerine getirmemesinde yaşadığı çevrenin etkili olduğu inancındayız. Yaşadığı Frenk hayatı onun dine bağlı kalmasına engeldir. Bu konuda Yahya Kemal’in yaşadığı bir olay bizi aydınlatacaktır. “Büyük Ada’da otururken, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat Frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamama korkusuyla o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyük Ada’nın sakit yollarında kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vazediyordu. Ben kapıdan girince bütün gözler bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşırıyorlardı. Orada o saat de toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle yavaş yavaş gittim. Vaazı dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız nemim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların işine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşlarla doldu. Onlara kendimi yek-dil, yek-vücud olarak gördüm. O sabah Müslümanlığa az aşina Büyük Ada’nın o küçücük camii içinde şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken kapıda ayandan Reşit Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimden tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mesudum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerini kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.”
Değerli şairimizi rahmetle anıyoruz.
HAMZA DOĞAN /Fırat üniversitesi
Yazıyı Sevdiklerinle Paylaş;

Yorumlar (0 Yorum :/)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?